Yarış Raporu: Aladağlar Sky Trail 2015

photoderyaduman

15th Ağustos 2015 Aladağlar Milli Parkı, Niğde

I Zihnim bomboştu

Sabah, saat 7:00’den hemen önceydi. 6 km sonunda, yarış patikası 2000 m. yükseklikte yumuşak bir çıkışı olan kapı denilen yerden geçerek dar, kayalık, sert bir yokuşa dönüşecekti. Zihnim bomboştu. Aladağlar Milli Parkı’nın yüksek rakımlı tepeleri, platoları ve zirveleri önceden öngörülemeyecek kadar dik, zor, yorucu ve uzundu. 3000 m.’den fazla irtifa kazanılacak ve tabi ki bu irtifadan geri inilecekti.

İki ay önce Çağatay Köksoy ile üç gün içinde Demirkazık Köyü’nden (1600 m. civarı) başlayarak, önce Emler Zirvesi’ni, (3723 m.) sonra aşağıda Yedigöller Platosu’nu (3100 m.) geçerek Çağılınbaşı’na ve MTA Zirvesi’ne (3517 m.) ulaşmış oradan da bir vadinin etrafını saran Tekekale Zirvesi yakınlarında, Pınarbaşı Köyü’nden gözüken Maden Platosu’nu da(3000 m.) geçerek, uzun bir inişten sonra asfalt anayolu takip ederek Demirkazık Köyü’ne dönmüştük.

Aladağlar o zaman karlarla kaplıydı. Karın üstünde, yağmur ve dolu yüklü kara bulutlara karşı düşe-kalka yarışıyorduk. Öğle vakti başlayan yağışın etkisinden kurtulmak için erkenden kamp yapmış ve derin, mavi bir gölün buz gibi suyundan içmiştik.

Yarıştan bir hafta önce, yüksekliğe alışmak için Çağatay, Ömür, Hakan, ve ben Yedigöller Platosu’na çıkmış ve yarışın güzergâhının geçeceği bazı bölümlere “babalar” yaparak işaretlemeler yapmıştık. Karların erimesiyle kırmızı, turuncu, gri renkleriyle bambaşka manzaralı dağlarla, keçi ve koyun sürüleri, çobanların ve dağcıların çadırlarıyla karşılaşmıştım.

Koşu parkurunu daha önceki gelişimizde çok yakından öğrendiğim için, yarış parkurunun ilerisi için kaygılarımdan kurtulmak kolay oldu. Böylece zihnimi, beni dört ayaklı bir hayvana çeviren koşu batonlarımı kullanarak çarşaklardan zarifçe ve yorulmadan geçmeye yoğunlaştırabildim. Ultra maratoncu Alessia de Matteis’in hafif batonlarını ödünç almıştım. Kendimi, sanki Alessia’nın parıldayan enerjisi ve kararlılığı ile dolu, iki sihirli değneği olan bir büyücü gibi hissediyordum.

İçimdeki zirveye bir an önce varmak isteyen itici gücü bastırarak, bilerek yavaşladım. Bütün harcamamış olduğum enerji gözümde canlandırarak, ceplerime sakladım. Çünkü bana bu enerjinin ikinci zirvede tekrar gerekeceğini biliyordum.

Kapı’yı geçtikten sonra yarış patikası, zikzaklar çizerek ve dikleşerek ilkyardım istasyonunun olduğu Çelikbuyduran’a doğru ilerliyordu. Çağatay halen benimleydi. Gözümün bir ucuyla Elena Polyakova’nın açık mavi koşu kıyafetini görebiliyordum. Elena bizden hemen aşağıda istikrarla tırmanıyordu. Birkaç yüz metre ilerde Yücel Kalem’i fark ettim, bana cesaret verici bir şeyler söyleyerek bağırdı. Yarım saatlik bir zaman aralığı ile ilk koşu grubu karıncalar kadar küçük gözüküyordu ve gözden kaybolarak Emler Zirvesi’ne doğru gittiler. Kerem Topuz, Alper Dalkılıç’ı takip ederek Sokullupınar’da bizi çoktan geçmişti.

II Yarışı bitiren her koşucuya bir gönüllü

Yarış boyunca yardım istasyonları arasında gönüllüler, acımasız rüzgarda ve zaman zaman cehennem sıcağında ve anında soğuyan sert bir havada, kayalara tünemiş, ellerinde çetele ve fotoğraf makinalarıyla, koruyucu melekler gibi bizleri gözlüyorlardı. Bu haşin, sert ve güçlü dağ çocukları ORDOS Derneği’nin ve DKSK’nın (OTDÜ Dağcılık ve Kış Sporları Kolu) üyeleri, yarış arazisinin bir parçası olmuşlardı. Onlar etraftaki zirvelerde seyrek de olsa, çoban ailelerinin çadırları, çobanlar, keçiler, katırlar ve dağ kuşları ile birlikte ortaya çıkıyorlardı. Toplamda, yarışı bitirenler kadar gönüllü vardı. Gönüllülerin gülümseyen yüzleri, yardım istasyonlarına ulaşmak ve orada oyalanmak için temel motivasyonum olmuştu.

BÖYLE MUHTEŞEM BİR ORGANİZASYON COŞKULU VE HEVESLİ GÖNÜLLÜLERİN KATILIMI OLMAKSIZIN GERÇEKLEŞEMEZDİ. Gönüllülerin yarıştan bir gece önce, araba yolu olmayan yerlerden geçerek katırların taşıdıkları erzaklarla birlikte zirvelere çıktıklarını bir düşünün. Ayrıca yarış parkuru kusursuz şekilde 50-100 m. aralıklarla işaretlenmişti.

2:27′ süre ile ulaştığımız Çelikbuyduran istasyonunda biraz kola içtim. Kolayı hayatımda sadece Sahara Çölü’nde ve şimdi bu uzun yarışta içtim. Çabucak portakal tadında elektrolit tozunu yarım litre suda erittim. Midem halen kafeinli enerji jelini ve ev-yapımı enerji barını sindiriyordu, bu yüzden şişeyi çantama yerleştirdim. Yücel Kalem’in sevgiyle yaptığı her çeşit besleyici malzeme ile dolu ve lezzetli ev-yapımı enerji barı, benim hazırlamış olduğum yulaf- hurma-badem-kayısı-tuz karışımı barımdan daha iyiydi.

III Emler Zirvesi’nde nefes almak

Emler Zirvesi’ne doğru kayalık dik patikada Caner Odabaşoğlu’nun parlak yeşil tişörtünü takip ettim. Zirvede gönüllülerden Ayşen Aktaş ve Alper Kabran’ı selamlayarak portakalımsı suyumdan bir iki yudum aldım. 3:01′ saattir yürüyüp-koşuyordum ve halen kendimi iyi dinlenmiş hissediyordum. Bir tarafta yüksek zirvelerin çevirdiği Yedigöller Platosu’nu, bir tarafta geldiğimiz vadilerin etkileyici görüntüsü ile derin bir nefes aldım.

Bir buçuk ay öncesini düşündüm. Sabırla sonradan zatürreye dönecek olan soğuk algınlığımın geçmesini beklemiştim. İki hafta boyunca konuşmakta, nefes almakta ve uyumakta zorlanmış, öksürük atakları ve ateş ile mücadele etmiştim. Yataktan çıkmamış kitap okumuş, koşu videoları izlemiş, kendimi avutmuş ve artık derin bir nefes almanın ne olduğunu anımsayamamıştım. Tutkulu antrenman planı yatmış, koşma ihtimalim bitmiş gibi hissediyordum. Yarış gönüllüsü olup olamayacağımı sormuştum yarış direktörü Serkan Girgin’e.

Yarıştan bir ay önce antibiyotiklerle dolmuş bir şekilde pistte koşmaya başlamış ama boğazım öksürük nöbeti ile bir süre tıkanmış ve kuru astım öksürüğü ile boğuşmuştum. Yarışa yirmi gün kala yüzümü, havanın nemlenmesini ve yumuşamasını sağlayan ve öksürüğümü hafifleten buff ile kapatarak düşük tempo ile koşmuştum.

Yarışa tam on beş gün kala 8 km patika koşusu yaptım ve öksürmedim. Eğer halen yarışa girmek ve bitirmek istiyorsam, uzun koşulara alışmak zorundaydım. Bunun en iyi yolu, arka arkaya Eymir Gölü ve ODTÜ Ormanları’nda Koşankara/ORDOS’tan arkadaşlarla 27+18 km ve Yücel Kalem ile onun en sevdiği koşu parkuru Nif Dağı’nda 18 km koşmaktı. Doktor, koşularımın iyileştiğimi gösteren en iyi testlerden daha iyi bir test olduğunu söyledi.

Yarıştan bir hafta önce Demirkazık’a gittik ve Yedigöller’de dört gece kamp yaptık. Oradayken, parkuru yürüdük ve ben çarşaklardan inmeye öğrendim. Mümkün olduğu kadar çok yemeye ve ayaklarımı göllerde serinleşmeye çalıştım. Demirkazık Köyü’nde dinlenmek için üç tam gün bıraktık. Artık zatürrenin bütün belirtileri yok olmuştu ve ben şimdi burada yarış parkurunun en yüksek noktasındaydım.

Şimdi coşkulu bir şekilde Emler’in sırtında koşuyordum. Çağatay, toz duman içinde hızlanarak Yedigöller Platosu’na doğru kaybolarak beni geçti. Çarşak, inişte Aladağlar’da en iyi dostunuzdur; sadece ayaklarınızı yavaşça bırakın, adımlarınınız hızlandırın ve kendinizi sizi aşağı doğru çeken yerçekimine bırakın. Batonlara denge sağlamak ve dönüşler için alışmıştım. İlerideki Çağatay’a bakarken halen kendimi yavaş hissediyordum. Aynı rüyalarda olduğu gibi, ayaklarım koşma isteğime engel olup beni geri çekiyordu. Kaslarımın, titreyen çakıl taşlarının arasında kaybolduğunu hissediyor gibiydim.

IV Üzüntü bataklığı

Çağatay Direktaş istasyonunda beni bekliyordu. 3 saat 32 dakikadır yarıştaydık. Kendimi, ezik bir parça muz, biraz peynir yemeye ve kola içmeye zorladım. Midelerimiz kusmanı eşiğine kadar dolu bir şekilde, yavaş yavaş dalgalanan patikasıyla Çağılınbaşı’na doğru ilerledik. Banu Aysolmaz ve Deniz İren tırmanışa yaklaşıyor enerjik bir şekilde koşuyorlardı ve bizi geçtiler. Çarşakların üzerinde yürüyen ayaklarıma baktım ve artık kendimi yukarı çıkarmak için cevap veremeyen bacaklarıma yardımcı olan batonlarla, adım adım yürüyordum.

Tırmanışta, ayaklarım çok pişmiş bir pelte gibiydi. Midem akciğerlerime karşı basınç uyguluyordu. Kalp atışlarım hızlanmıştı. Umutsuz ve üzgündüm. Hem de çok çok üzgün. Micheal Ende’nin çocukken okuduğum “Bitmeyecek Öykü”’sindeki gibi bir üzüntü bataklığına düştüm.

Daha çok üzüntü bataklığına doğru ilerledikçe, hareketleri daha da sarsak hale geliyordu. Kafası önüne düşüyor ve kendini zar zor ileri doğru yürümeye zorluyordu. ”Artax” dedi Atreyu. ”Sorun ne?” ”Biliyorum, sahip. Sanırım geri dönmeliyiz. Bütün bunlar mantıksız. Sadece hayalini kurduğumuz bir şeyi takip ediyoruz. Hiçbir şey bulamayacağız. Belki de şimdi bile çok geç (…). Her adımımda üzüntüm kalbimde büyüyor. Umudumu yitirdim sahip. Ve kendimi çok çok ağır hissediyorum, çok ağır. Gidemeyeceğim!” ” Fakat gitmeliyiz!” diye bağırdı Atreyu. ” Acele et, Atrax” Yuları çekti, ama Artax kaya gibi duruyordu. Çökmüştü. Ve kendini bu durumdan kurtarmak için hiçbir şey yapmıyordu.(…) ”Beni bırak sahip!”dedi küçük at. ‘Yapamayacağım. Yalnız devam et. Beni merak etme. Artık üzüntüye katlanamıyorum. Ölmek istiyorum!”

”Artık koşamıyorum, kötü hissediyorum” dedim, Çağatay’a, “bitiremeyeceğim, ölmek istiyorum.” Çağatay, ”2000 m.’lere indiğimizde kendini iyi hissedeceksin” dedi. ”Sadece dayan.” Zar zor yukarıda Banu’yu, aşağıda Elana’yı görebiliyordum. Eğer onlar adım atabiliyorlarsa ben de atabilirim’ diye düşündüm. O zaman, kimin neden koştuğunu unuttum ve bayılacağımı hissettim ya da kusacağımı ya da her ikisi birden olacaktı.

5 saat koşunun sonunda artık MTA’nın zirvesinde, 3500 m.’deydik. Çağatay soldaki derin uçurumdan beni kollamak için yavaşladı. Uyarı işaretleri ve gönüllüler uçuruma karşı uyanık olmamız için bizi uyardılar. Burası zamanı düşünecek yer değildi. Kayalık yolun sonunda, Çağatay çarşaklı inişte onunla birlikte koşmam için beni zorluyordu.

İki ay önce karlı tepelerde koşup, donmuş göllerde yürüdüğümüz yerlerde, şimdi yeşil çayırlıklar ve kahverengi dereler vardı. 3000 m.’de olmamıza rağmen arazi ve hava koşulları yumuşamıştı. Artık ılımış olan su ile kalan bir enerji jelini daha yutmuştum.

V Pişmiş/hafif ayaklar

Vadi boyunca çoban ailelerin çadırlarını ve keçi sürülerini geçerken hızlanmıştık. Gönüllülerden Ece’yi selamladık ve Maden Yaylası istasyonuna 5 saat 46 dakikada vardık. Çağatay’ı beklerken bir kekin ucundan azıcık aldım. Suyumu doldurdum ve değişiklik olsun diye bu defa meyveli kola içtim. Tam biz ayrılırken yükseklik çarpmasıyla sarsılmış olarak Mahmut Yavuz geldi. Fakat sakin gözüküyordu ve gönüllülerden sıcak çay istedi.

Sonraki 20 dakikada ne olduğunu bilmiyorum ama patikanın bir traktör yoluna döndüğü Karagöl’e doğru iniyorduk. Bu benim tekrar hızlı koşabileceğim irtifaydı. Halen koşu batonlarımı kayalık yolda denge sağlamak, ileri doğru adım atmak ve iyice yumuşayan kaslarımı ve eklemlerimi korumak için kullanıyordum.

Bu noktada yalnızdım. İlerde karınca kadar küçük yarışçılar görüyordum, ama belki de ışığın bir oyunuydu. Sıcak dalgası başıma vurmaya başlamıştı. Birazcık serinlemek için hızlı koşuyordum ve son istasyona, güler yüzüyle gönüllülerden Pınar’ın olduğu Pınarbaşı’na ulaştım. Bana gerekli olan meyve suyundan verdi. Süre 6:54’ olmuştu ve ben son 10 km’yi 60 dakikada koşacaktım. Sıcak ellerimi yakıyordu, hava 40 C’ olmalıydı.

Mahmut Yavuz vadi inişinde beni geçti. Geri dönüp bana baktı ve ona yetişmemi bekledi. Gülümsüyordu. ”Batonlarını eline al” dedi. ” Hafif seri adımlarla koş, sanki yere basmıyormuşsun gibi. Küçük, hafif adımlar. Beni takip et.” Birkaç dakika denedim. Mahmut, öndeki grubu yakalayacağını söyleyip kayboldu.

VI Mutlu bitirenler için karpuz

Sallanarak kendi kendime koşmaya devam ettim. Arkama baktığımda gördüğüm boş yol, hızlı koşmam için bir neden olmadığını anlamamı sağladı. Vadiyi takip eden yol, çiftlik evlerinin ve Pınarbaşı Köyü’nün yanından geçiyordu. Göllerin, buz gibi bir biranın ve pırıl pırıl parlayan suların ve çağlayanların hayalini kurdum. Kalan suyu kafamdan aşağı boca ettiğimde güneş koruyucu krem gözlerime kaçmıştı. Bir an göremedim. Bitiş çizgisinin yakınındaki soğuk sulu dereyi düşünerek koşmaya devam ettim.

Bu arada Banu ile Deniz’e yaklaştım. Onların güneşe karşı siluetini, asfalt yolun tepesinde fark ettim. Banu, ben Cimbar’ın girişinin önünden geçerken 600 m. önümde yarışı kazandı. Köylü çocuklar son 20 metrede bana katıldı. Karpuz, gölge, su ve arkadaşlar her zaman en iyi ödüllerdir.

Gönüllülerin yanı sıra, yarış organizatörleri Serkan ve Sertan Girgin kardeşler, diğer bitirenler, Mahmut Yavuz, Kerem Topuz, Yücel Kalem, ve Alper Dalkılıç halen bitiş çizgisinde oyalanıyorlardı. Coraline Chapatte film çekiyor, koşucularla küçük röportajlar yapıyordu. Zamanımı sorduğumda 7:54 olduğunu öğrendim. Çağatay görece yorulmamış bir şekilde 15 dakika sonra geldi. Elena Polyokova’nın bitirişini görmek için bekledim. Hızlı koşarak tepeden indi ve güçlü bir şekilde 3. olarak bitirdi.

Cinsiyet düğümü

Koşu performansında mesafeler arttıkça cinsiyetler arası farkın azaldığı bilinir. Patika koşularında kadın/ erkek katılımı – özellikle uzun yarışlarda- Amerika kaynaklı araştırmalarda 1/3 oranındadır ve kadınlar yarış videolarında, haberlerde vs. erkekler kadar görünmemektedirler. Tipik bir koşu videosu çoğunlukla erkek grubu takip etmektedir ve zaman eşit olmayacak şekilde ilk üç erkek ve kadın koşucu arasında bölünmektedir. Çoğunlukla ”ünlü” en iyi kadın koşucular, filme alınmakta ve gösterilmektedir.

Bu yarış beklenenden daha az kadın koşucu tarafından koşuldu. Belki de dağın zorlu arazi yapısı ve bilinen genel sosyolojik ve kültürel sebepler buna neden olmuştur. Yine de kadınlar parladı; kadın koşucuların daha çok bitirme oranı, daha güçlü bitirme, araziye uyum ve irtifa kazanmadaki becerileri birçoğumuz için yeni deneyimler. Gördüğüm kadarıyla, gönüllü kadın/erkek katılımı ve parkur boyunca iş bölümü dağılımı eşit gözüküyordu. Umarım önümüzdeki sene daha çok kadın, koşucu ve gönüllü olarak bu organizasyona katılırlar. O zamana kadar, hadi dağlara çıkalım ve daha yüksek rakımlarda koşalım!

Malzeme için birkaç not

Bu benim ilk skyrunning koşum, ama bazı gerekli dağ becerilerini çocukken öğrenmiştim ve ben bunları hayatım boyunca takip ettim.

En önemlisi, dağlar acımasız ve öngörülemezdir, bu yüzden sıcak tutan su geçirmez elbiseler ve kafa lambası taşımak bir alışkanlık haline gelmelidir.

Sıcaklık çok hızlı yükselip-düşebilir. Yakıcı güneş ve dondurucu rüzgara karşı diz altı taytı, kısa kollu beyaz koşu tişörtü benim için doğru seçim oldu. Açık renkli buff veya bandana güneşten koruyabilir ve eğer ıslatılırsa küçük bir buz torbası olabilir.

İyi bir güneş koruyucu krem mutlaka kullanılmalı. Kar yansıması olmadığı için güneş gözlüğü takmadan koşabildim.

Kesinlikle böyle bir arazide tekrar çok hafif batonlarla koşmak isterim, onlar böyle bir arazide hem inişte, hem de çıkışta benim için vazgeçilmezlerdi.

Küçük koşu tozlukları da çok gereklidir. Benimki çok hafifti ve ayakkabılarımın içine taş girmesine engel oldu ve ayrıca ayak bileklerime taşın çarpmasına da engel oldu.

Yükseklikten ve aşırı efor harcamadan kaynaklanan mide bulantısına karşı sıvı/ tatlı-tuzlu atıştırmalıklar taşıdım.

Yarış bilgileri için:

https://aladaglarskytrail.com/2015/TR/

Screen Shot 2015-08-17 at 19.51.40

Screen Shot 2015-08-17 at 15.17.23

Advertisements

1 Comment

Filed under Uncategorized

One response to “Yarış Raporu: Aladağlar Sky Trail 2015

  1. Pingback: Güncel Yarış Raporları | RunBursa

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s